Cenâb-ı Hakk "LEVLÂKE LEVLÂK LEMMÂ HALAKTÜL EFLÂK" dediği hadis-i kudside, kâinatin yaratılış sırrını anlatıyor. Âlemlerin kaderi, Eflâk ve Felâk kelimeleriyle ifade olunur. İşte hadis-i Kudside, Allah'ın bizlere verdiği beyan, "Varolan şeylerin hayat kaderini senin yüzün suyu hürmetine yarattım" buyuruyor. Otomatikman bunun içersine bütün âlemler giriyor.
Bir şey varsa, varlık sırrı bulmuşsa, âlemlerde kaydı varsa, demek ki bu Efendimiz'in yüzü suyu hürmetinedir. 0 hadis-i kudsî'yi anlamak belki yedi yüz sene evvel daha zordu. Çünkü o zaman yaşıyan insanlar şunu düşünebilirlerdi. Evet Rasulüllah çok yüce, hiç kimse onun büyüklüğünü idrak edemez, onun sırrını anlayamaz ama bütün varlıklar niye onun yüzü suyu hürmetine yaratılsın diye, bir takım tereddütler geçirebilirlerdi. Allah çağımızda özel bir lütfuyla bize evrenlerin, kâinatin nasıl yaratıldığını hakkında bir takım bilimsel hikmetler açıkladı. Düne kadar gökteki yıldızların ne olduğu, elimizle her zaman ellediğimiz, dokunduğumuz canlıların, cansızların ne olduğunu bilmiyorduk. Hâlbuki bugün bilim bunları bize tanıtırken esrarengiz bir temel kaynak veriyor. Nedir bu temel kaynak? Bunu mutlâka anlatmak istiyorum.
Efendimiz'in yeryüzüne teşrif anını size anlatmadan evvel, Efendimiz'i anlayabilmemiz için mutlâka bu tanımı yapmam lâzım. Hangi eşyayı alırsanız alın, şu yaprak niçin yaprak? Bu kâğıt niçin kâğıttır? Bu niye kırmızıdır? Bu niye şudur dediğimiz ve bunun sonsuz bir bilimsel analizini yaptığımız zaman bir hakikat meydana geliyor. Nedir bu hakikat? Her varlık belli cazibelerin dengesiyle meydana geliyor. Oksijen ile hidrojen denen iki atomun birbirlerine şiddetli cazibe duymaları sonunda, su meydana geliyor. Tuz, sodyum madeni ile klor gazının birbirlerine şiddetli cazibe duymasından, şiddetli bir şekilde birbirlerini arzu etmesinden meydana geliyor. Eğer iki madde birbirini arzu etmeseydi, sodyumla klor tuz olmayacaktı. Oksijenle hidrojen birbirini şiddetle arzu etmeseydi su olmayacaktı.
Bunu genişlettiğimiz takdirde, insan bedenini teşkil eden beyin hücresinden deri hücresine, saçtan kulağa kadar aklınıza gelen bütün organların içersindeki hücreleri açıp baktığımız zaman, en sonunda bir canlı kimyasal maddeye rastlıyorsunuz. DNA denilen bir madde. Bu madde devamlı cazibe kontrollerinin bir araya gelmesinden meydana geliyor. Yani bir canlının olabilmesi için, bir takım moleküller devamlı olarak birbirlerini arzu ediyor, devamlı olarak hasretle birbirlerine koşuyor ve bildiğimiz, DNA dediğimiz molekül meydana geliyor. Bunu dünyada bir an için bırakalım.
Bütün yeryüzündeki varlıkların aslına, atomlara bakıyorsunuz, onlar kendi elektronlarına hasret, o elektronlar, atomun merkezindeki kudrete hasret, hepsi şiddetli bir cazibenin tahtı tesirinde. Burada bunu bırakıyoruz. Ne kadar yıldız, ne kadar galaksi, ne kadar güneş varsa hepsi birbirine hasret. Biran için Cenab-ı Hakk'ın kurduğu dönme dengeleri olmasa, evrende ne kadar varlık varsa birbirinin üzerine yığılır, bir yumak olur. Neden birbirlerine karşı şiddetli bir hasretin, şiddetli bir arzunun içerisindeler? Bunu anlayabilmeniz için, toplu iğneyi veya demir zerresini koyun, elinize bir mıknatıs alın yaklaştırın. 0 toplu iğne neden fırtına gibi gidip mıknatısa yapışıyor. Hasrettir. Çünkü, yapısında hasret var, hasret bütün maddede var. Cenab-ı Hakk demiri bize biraz daha yakından tanısınlar diye koymuş.
Hâlbuki bizim vücudumuzdaki bütün zerreler birbirine hasret. Aynen mıknatısla demir tozunun yahut toplu iğnenin birbirine koştuğu gibi koşuyor. Bütün vücudumuz şiddetli bir câzibe içersinde, yıldızların tümü bunun içersinde. Peki, bu cazibe nedir? Her şeyi anladık. Bunlar birbirlerine cazibe duyarlar. Nasıl oluyor da iki tane gözle görülmesi mümkün olmayan iki zerre birbirine çılgın gibi âşık? İşte onun cevabını da yine Cenab-ı Hakk bir Hadis-i Kudsî'sinde "Ben gizli bir haneydim, bilinmek istedim, görünmek istedim, güzelliğimi seyretmek istedim, ilmimi sergilemek istedim ve evrenleri yarattım" diyor. Demek ki Allah, kendi, kendine aşkının senaryosunda bütün yaratılış sebebinin temelinde Allah'ın kendi kendine sevdası var.
Allah kendi güzelliğine sevdalanmış ve kendi güzelliğini sergileyebilmek için, evrenleri yaratmış. Onun için evrenlerdeki her hâdise sevdadan ibarettir. Nasıl bir sevda maddeye geldiği zaman cazibe şeklinde tezahür etmiş. Güneşten çıkan ışından, renklerden, yaprağın solumasına kadar her şey Allah'ın aşk senaryosunun bir parçasıdır. Peki, bu aşk senaryosundaki Allah'ın muradı, kendi güzelliğindeki aradığı hâdise nedir? Kendi kendine aşkı, aynaya bir defa bakar biter. Ama kendi kendine aşkı Allah'ın hiç tükenmiyor. Evrenlerde hiç kesiksiz, nâmütenâhi cazibe hâdiseleri nâmütenâhi galaksilerdeki birbirlerine karşı bitmeyen arzu böyle duvardan fışkırır gibi fışkırıyor.
İşte bütün bu hâdisatı anlatabilmek için Cenab-ı Hakk bize "Levlâke levlâk Lemmâ halaktül eflâk" hadisi kudisi'sini göndermiş. "Sen olmasaydın evrenleri yaratmazdım" demesindeki murad, ey aşk sen olmasaydın evrenleri yaratmazdım. Doğru. İsterseniz aşkı çıkarın, evrenler bir anda sabun köpüğü gibi yok olur. İşte Efendimiz'e, sen olmasaydın demesi bize bir tarif veriyor. Benim, gördüğünüz bu sevdam varya diyor Allah, bütün kâinatı yaratmam, melekleri yaratmam (sonsuz sayıda melek çünkü, insanlar gibi on milyar, yirmi milyar değil, sayıları sayılmayacak kadar bir nizam içersinde melekler) tüm bunları yaratmamdaki sebep, (Fahr-i Kâinat Efendimiz'e) sana karşı olan aşkımdır diyor. Demek ki, Allah güzelliğinin özünde, Fahr-i Kâinat fotoğrafları var. Allah'ın aradığı fotoğraf, seyretmek istediği güzellik, Fahr-i Kâinat sırrı. Onun için "Sen olmasaydın, aşkın olmasaydı evrenleri yaratmazdım." buyuruyor.
Bir defa Efendimiz'i (sav) tanırken bu noktadan bakacağız. Bir ağacı seyrederken, o nazlı nazlı rüzgârın önünde sallanırken, havadaki o zehirli gazları alıp, bize oksijen yapmak üzere çaba gösterirken, bunu da bağırıp çağırarak değil, sessiz sevdasının içerisinde ceryan ederken, açıp baktığımız zaman, bunu eğer Cenab-ı Hakk müsaade etse, bütün zerratlarında bunu seyretseniz, Fahr-i Kâinat Efendimiz'e salâtü selâm ettiğini göreceksiniz ve yine fark edeceksiniz ki, etrafınızdaki her güzellik, her hâdise Allah'ın Fahr-i Kâinat Efendimize karşı duyduğu büyük sevdanın bir hikmeti, bir ışığıdır.
Peki, Fahr-i Kâinat Efendimiz'i biz yeryüzünde bir insan olarak tanıdık. Yani bir insan şeklinde tecelli etti 0 (sav).Bu nasıl bir hikmettir? dersek onu da dile getirmeye çalışacağım.
Onun bizden farklı olan bizzat kendisidir. Aslında biz, bizden ne farkı var diye gaflete düşeriz. Zaten Asr-ı Saadetteki kâfirler olsun, bu asırda yaşayan ahmaklar olsun Efendimiz'i kıyas ederken o da insan bende insanım diyor. O niye böylede ben niye böyleyim gibi kendi kendine fikirler üretiyor. O, o çağdaymış. Ben böyle yapardım diyor. Hâlbuki Efendimiz'in yaptığı gibisini yapmak, bir daha tekrar etmek mümkün değil. Efendimiz'in yaptıkları içersinde bir tane eksik yok ki, biz ilâve ederek yeni bir hayat unsuru bulalım. Bu mümkün değil! Ama buna rağmen insanoğlu kendisinin varlığını ayrı bir varlık, Efendimizi de kendi gibi bir varlık zannediyor.
Hâlbuki bizim insan olan yanımız duygumuzdur. İnsan olan yanımız beynimiz değildir, kalbimizdir ve duygumuzdur. Bizim gönlümüzde bir merhamet varsa, bizim gönlümüzde bir sevgi varsa, bizim gönlümüzde mutluluk duygusu varsa, Allah'ı aramak duygusu varsa insan yanımız budur. Onun dışındaki hayvanî yanımızdır.
Elimiz, yüzümüz, gözümüz, karaciğerimiz bizi insan yapan diğer varlıklardan ayıran özellikler değildir. Hepimiz biliyoruz ki, evrende tanıyabildiğimiz kadarıyla Allah'ı bilen varlık insandır. Allah'ı insan, beyniyle mi biliyor? İnsan yeryüzüne on beş bin sene evvel teşrif etti. On beş bin sene evvel eğer insan aklıyla bulabilseydi, Allah'ı bulacaktı. Mümkün değil. Allah yalnız gönülle bulunur. İşte bu gönül sırrı, içimizde bir an için birisine karşı duyduğumuz sevgi, birisine karşı duyduğumuz sıcaklık ve hâdislere yorum açısından kendi kendimizi değişik kılan nedir? Kalbimizdeki ulaşılması mümkün olmayan o gizli ceryandır.
İşte o gizli ceryan bizzat Fahr-i Kâinat Efendimiz'in sevdasını seyreden ilâhî aşkın ceryanıdır. Bu ceryan varsa insan insandır. Bu ceryan yoksa insan hayvandan aşağıdır. Bu gönül ceryanı yalnız Fahr-i Kâinat Efendimiz tarafından aşk cümlesiyle bütün evrenlere salınıverilen çok özel bir şey olduğu için, Fahr-i Kâinat Efendimiz için bir insanın kalkıpta, o da insan, ben de insanım diyemez. O muhteşem bir şey, bende ondan bir zerrecik var. Bir zerrecik olduğu için ben insanım diyecek. Bunu hiç unutmayın.
Bir insanın insan olabilmesi için, Fahr-i Kâinat Efendimiz'den bir zerrecik taşıması lâzımdır. Yoksa Fahr-i Kâinat Efendimiz her hangi bir insan olarak yeryüzüne teşrif etmiş, insanlıkla bir şeref kazanmış değil. Bütün insanlar onda bir zerre taşıyarak şeref kazanmıştır, daha Türkçesi Fahr-i Kâinat Efendimiz olmasaydı Allah'ı tanımamız, bulmamız, bilmemiz mümkün olmayacaktır.
Bugün çağımızda bu çok derin bir şekilde tartışılmıştır ve gayet ilginçtir. Prof. Martin Gardner isminde dünyanın en büyük matematikçisi kendisine Allah'ı tanımlayan bütün filozoflar, katolik papazlar, ortodoks papazlar ve Hıristiyan din adamları, Yahudi din adamlarının Allah'ı anlatmasına rağmen, bundan beş - on sene önce bir yazı yazdı. Allah yoktur kardeşim boşuna tarif etmeyin dedi. Allah yoktur ben inanmam dedi. Sizin bana anlattığınız konularda tarif ettiğiniz şey var olamaz, ben böyle bir varlığa inanmıyorum dedi. Kuı'an'ı okuduktan sonra Kuı'an'da Allah'ın tarifini gördükten sonra, adam resmen çıktı dedi ki: "Allah'ı târif eden tek vesika Kur'andır. Ben bu Allah'a inanıyorum" dedi. Müslümanlığını resmen ilân etti. Asıl Müslümanlık budur zaten. Kuru kuru, Allah'ı anlamadan, Rasûlüllah'ı anlamadan insanlık mümkün değil. Burada çok büyük bir incelik var. Demek ki, Allah'ı tanımlayabilen tek varlık Fahr-i Kâinat Efendimiz'dir. Çünkü bizzat onun aşkıdır.
Tasavvufta bir tanım vardır. Sevgiliyi ancak sevgilisi bilir. Allah sevgilisi, Allah'ı bilir. O bize lütfetmiş, infak etmiş. Bizim gönül becerimiz nisbetinde, Allah'ı bize anlatmış. Allah'ı tanıtmayı kendisine bir infak görevi olarak görmüş ve o tanıtmış bize. Yoksa Fahr-i Kâinat Efendimiz olmasaydı, şimdi bir sürü yalınayakların düştüğü dalâlet içersinde kalır, Allah'ı bir kudret sanır, bir ışık sanırdık. Yahut ta bir matematik sonuç sanırdık. Hâlbuki Fahr-i Kâinat Efendimiz, o kadar mükemmel bir şekilde anlatmış ki, en sonunda da miraçta Allah'a niyaz etmiş, "Yarabbi! Onlara da bana göründüğün gibi görün" demiş ve böylece bizim de Allah'a yaklaşmamıza mecal vermiştir.
Fahr-i Kâinat Efendimiz'in bu tarzda davranmasından sonra, evrendeki o büyük sırrının içerisinde, yeryüzüne teşrifini nasıl anlayacağız? Çünkü bugün, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in yeryüzüne teşrif ettiği gündür. Nasıl teşrif etmiştir? Nasıl olaylar olmuştur? Şimdi bizler onu daha iyi tanıyalım diye tarihe bakalım. Pek çok kimse, işte Efendimizin yeryüzüne teşrif ettiği zaman, birtakım fevkalâdelik olduğunu, putların devrildiğini, küfür sebebiyle yakılan ateşlerin hepsinin söndüğünü anlatarak müthiş bir hâdise diye bize nakletmek istemişlerdir. Ama Allah müsaade ederse Fahr-i Kâinat Efendimiz'in mânâdan maddeye yansıdığını anlatmaya çalışacağım.
Fahr-i Kâinat Efendimiz, İlâhî sevdanın sırrı içersinde elestte kıldırdığı hamd namazından sonra, bütün insanları kurtarmak için büyük bir gönül sevdasına düştü. Bütün insanları kurtarmak, bütün insanları Allah'ın kadrosuna almak, Allah'ın sevgi defterine geçirmek için büyük bir iştiyâk ve büyük bir çabaya düştü. Onun üzerine Cenab-ı Hakk, mâdemki bu gayretin, bu iştiyakın içersindesin Habibim, ben seni insanları kurtarmak için yeryüzüne göndereceğim, diye irade buyurdu ve bunu Efendimiz'e yansıttı. Evet, seni peygamber olarak göndereceğim. Bir anlamda insan şekliyle göndereceğim. Niye insan şekliyle derken tereddüt ediyoruz? Çünkü, Allah kendisi tarif etmiş. Bir aşk ceryanıdır Efendimiz. Aşk ceryanı, insan motifine nasıl girecektir? Bu aşk ceryanının insan motifine gireceği mucizesi elestte Allah'a karşı kıldırdığı hamd namazının niyazı içersinde cennette henüz hayat başlamadığı zaman, yani yer yüzüne insanların intikâl edeceği ifşa edilmeden önce bunu tahmin edenlerden bir tanesi Hz. İbrahim'di. Biliyorsunuz Yüce Kitabımız devamlı sûrette bunun üzerinde durur. Hz. İbrahim mademki Fahr-i Kâinat gelecektir ne olur benim neslimden gelsin diye Allah'a her an niyaz ediyordu. Bütün ömrü, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in kendi neslinden gelmesi için Cenab-ı Hakk'a niyazla geçti. Hz. İbrahim gibi, Hz. Âdem'in de o teessürlü günlerde (cennetten kovulduğu zaman) bir tesellisi vardır ki, Âlemlerin Fahr-i Ebedisi olan İlâhî aşk, benim neslimden gelecek diye o üzüntülü ve meşakkatli günlerin acısını unuttu.
Binaenaleyh, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in yeryüzüne teşrif edeceğini mânâda, maddede yaşayanlar, canlı olanlar biliyordu. Peki, bizler ne yapıyorduk acaba diye düşünecek olursanız, cennet var olduğunda, hepimiz cennetteydik. Çünkü yeryüzüne gelmeden evvelki devrede hepimiz cennetteydik. Fahr-i Kâinat Efendimiz'in yeryüzüne teşrif edeceğini herkes öğrendi ve onların içersinde bir kısım insanlar, aman Yarabbi bizi onun ümmeti yap, evvel gönderme ondan sonra gönder ve geldikten sonra da onun yolundan ayrılmayalım, diye niyaz ettiler. Bu yüzbinlerce veli, milyonlarca şehid, işte bu niyazı yapan çok önemli varlıklardır.
Cennette bu sırrı idrak etmiş, Fahr-i Kâinat'tan gelmenin hikmetini anlayabilmiş insanlardır ki, inşallah hepiniz şimdi unuttuysanız bile, Fâhr-i Kâinat Efendimiz'in ümmeti olarak gelmeyi Allah'a niyaz etmişsinizdir. Böyledir, böyle olmasaydı burada olmazdınız. İnşallah Allah hepinizi mânâ defterine Fahr-i Kâinat'ın ümmeti olarak tescil etsin.
Bunun önemi nedir? Bunun önemi asıl bundan sonraki hayatta, cennet hayatı dediğimiz hayatta, Allah güzelliğini sonsuza kadar yaşayabilmektir. Allah'ın güzelliği bu dünyada idrak etmemiz çok zor olan hikmet içersindedir. Allah'ın güzelliğini, Allah'ın lezzetini, Allah'ın tadını alabilmek için mutlâka mânâ hayatına ve cennetteki hayata ihtiyacımız vardır. İşte o zaman anlayacağız, İslâm olmak, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in kadrosundan cennet plânına intikâl etmenin ne demek olduğunu, bu dünyadaki gelip geçici sıkıntılar, telâşlar, üzüntüler, bir anlamda hastalıklar, dertler hepsi Fahr-i Kâinat Efendimiz'in ümmeti olarak cennete intikâl etmenin yanında hatıra bile gelmeyecek kadar basit hâdiselerdir.
Çünkü, Allah'ın lezzetini, Allah'ın güzelliğindeki sonsuzluğu, Fahr-i Kâinat Efendimiz bütün müminlere infak edecek, hepimiz zerre zerre o zevki tadacağız. Asıl Allah'a imân o zaman başlayacak. İmân-ı hakiki, Allah lezzetini aldıktan sonra başlar. Bunu yaşarken de bu tadı alabilenler vardır ki, onlar çok büyük velilerdir. Bu lezzeti alabilmek için gözümüzü kaparken Muhammeden Rasûlüllah dememiz şarttır. Bunun her hangi bir hastalık telâşıyla zahiren yüksek sesle söylenmiş olması gerekmez. Gönlümüzü öyle alıştıracağız ki gönlümüz, gözümüzü kapatırken mutlâka Kelime-i Şahadeti getirecek. İşte onu getirerek gözümüzü kapattığımız zaman, o zaman Allah zevkini, Allah'ın nasıl muhteşem bir güzellik olduğunu, hikmetlerini ancak o sayede Efendimiz'in müsaadesiyle cennete intikâl hâlinde anlayacağız.
Efendimiz'in yeryüzüne teşrifi murad edildiği zaman, bu teşrifinde her birinizin tasavvur edebileceğiniz gibi, evvelâ Efendimiz'in maddesel yapısının intikâl edeceği bir kanal gerekiyordu. Bu kanalın Cenab-ı Hakk takdir plânında, yarattığı insanların en mükemmellerinden Âdem'den Hz. Âmine ve Hz. Abdullah'a kadar fevkalâde seçilmiş insanları vazifelendirecektir. Çünkü bu kadroda vazife alabilmek için Efendimiz'in yeryüzüne teşrif edeceği anda nice ruhlar, nice niyazlar yaptılar.
Meselâ Efendimiz'e anne olmak için niyaz eden binlerce fevkalâde üstün seviyede ruh vardı ve bunların o niyazlarındaki şiddete göre Cenab-ı Hakk birisini takdir edecekti. En şiddetli niyazı Hz. Âmine annemiz yaptı. Hz. Âmine annemizin bu niyazını aynı dozda olmasa bile aynı şiddette yapan birkaç insan daha vardı ki, bunlardan bir tanesi Hz. Halime'dir. Bir tanesi Ümmü Eymen'dir. Bir tanesi Hz. Şifa'dır. Bir tanesi de Hz. Sümeyye'dir.
Bunların şimdi rollerini anlatacağım. Doğum sırasında bunların hepsi Efendimiz'in, yeryüzüne teşrifinde rol olmak için kıyasıya yarıştılar. Cennette ve Allah huzurunda kıyasıya imtihan verdiler. Nasıl imtihan verilir? Gönüldeki sevginin yüksekliğiyle verilir. Hepsi aman Yarabbi dedikçe, böyle bir gönül imtihanı vererek Efendimizin etrafında vazifeli olmak sırrına sahip oldular ki, bu sırrı çok uzun çizgi üzerinde anlatmak istemiyorum. Yalnız Hz. Berre'den ve Hz. Veheb'ten başlamak istiyorum.
Hz. Berre, faziletiyle, güzelliğiyle ve o çağda hiç kimsede olmayan ahlâkıyla ün yapmış, fevkalâde müthiş tertemiz bir hanımefendiydi. Genç kızlık çağlarında kendi dünyasına uygun, kendi hasletine uygun bir insana rastlayıp rastlamamanın heyecanını yaşıyordu ama Cenab-ı Hakk bir taraftan da Hz.Veheb'i hazırlamıştı. Fevkalâde bahadır, faziletli, cesur olduğu kadar merhametli bir zattı. Bu iki güzeli karşı karşıya getirdiği zaman Cenab-ı Hakk Efendimiz'e yeryüzüne teşrifi sırasında haznelik yapacak bir annenin teşrifini bekliyordu. Hz. Veheb'le Hz. Berre evlendikten sonra, bütün hayatları insanlara hizmet etmekle geçti. Nerede bir ağlayan kadın görseniz yanında Hz.Berre'yi görürdünüz. (Berre annemizi hiç unutmayın. Herkes ömrü boyunca Hz. Âmine annemizin annesine ve Hz. Veheb'e mutlaka üç ihlâs, bir Fatiha okuyarak gönüllerini onlara yöneltsin) Hz.Vehep'de sabahtan akşama kadar dolaştığı Mekke sokaklarında, yardıma muhtaç insanların dertleriyle uğraşırdı.
Hz. Veheb'le Hz.Berre'nin, şâşaalı değil ama oldukça iyi yapılı, bahçe içindeki evlerine akşam üzeri geldikleri zaman, gündüz neler yapabildiklerinden bahsederlerdi. Tek konuştukları şey buydu. Şu şöyle olsaydı, bu böyle olsaydı, şunu alsaydık diye bir düşünceleri yoktu. Hz.Vehep ben bugün bir kardeşimizi dayaktan kurtardım, ben bugün az kalsın birisini kaçırıp esir yapacaklardı onun parasını ödedim. Hz. Berre de ben falan yerdeki cariyeyi dövmüşler gittim yaralarını sardım. İşte onlar, böyle insanlardı. Ama gel gör ki, Cenab-ı Hakk bir yavru vermiyordu. Onlar isyanla değil, Allah'a teslimiyetle, sabırla hayatlarını sürdürüyorlardı.
Evliliklerinden sonra aradan epey müddet geçmesine rağmen Cenab-ı Hakk, bir yavru vermedi. Neden? Çünkü, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in takdir olan saati gelecekti. Bunlar Hz. Âmine'nin ebeveyni olacaklardı. Binaenaleyh, Hz. Âmine, Allah'ın takdir ettiği saatte gelecektir. Nihayet Hz. Âmine'nin yeryüzüne teşriflerini ilâhî kader senaryosundan çıktıktan ve sahneye intikâl etmesi emredildikten sonra çok enteresan bir şey olmuştur.
Düşününüz ki, dört, beş sene çocuğu olmamış bir karıkoca. Sabahleyin Hz. Berre, müjdeler olsun Veheb ben bugün hâmile kaldım dedi. Âmine annemizin teşrifini Allah, Hz. Berre'ye rüyasında bildirmişti. O andan itibaren Hz. Âmine annemizin yeryüzüne teşrif senaryosu başladı. Bu senaryo burada böyle devam ederken, Kureyş'in reislerinden biri olan Abdülmuttalib Hazretlerinin oğlu yeryüzüne teşrif etti, Hz. Abdullah zuhur etti. Hz. Abdullah'ın yeryüzüne teşrifiyle beraber Cenab-ı Hakk'ın o kadroya, bu sefer tuttuğu senaryonun parçasında biliyorsunuz, Hz. Abdullah'a delikanlılık çağına geldiği zaman, Allah, Abdulmuttalib'e ben sana isteğini verdim, oğullarından birisini bana vereceksin, kurban edeceksin, dedi. Kura çektiler Hz. Abdullah'a çıktı, kıyamadı. Sonra o zamanın usulüne göre bunun çaresi nedir? diye soruşturdular. Bir kadıncağız dedi ki; (bir yahudi kadını) Kurra'ya on tane deve yazın bir de Abdullah'ı yazın ve çekin. Hangisi çıkarsa odur. Eğer yine Abdullah çıkarsa tekrar deve sayısını artırıp kura çekin, tâki deve çıkana kadar... Böylece Abdulmuttalip bir kur'a silsilesi içinde götürerek Hz. Abdullah'ın kurban olmasını Cenabı Hakk bir görüntü olarak verdi.
Niye acaba Cenab-ı Hakk böyle bir teklifte bulundu? Hem sevgilisine baba olarak seçtiği zatın niçin kurban edilmesini istedi? Böyle bir takım zorluklardan geçirdi? Bu zorluklarından geçirmesinin sebebi bazı rivayetlere göre, bu kur'aların sonunda yüz, bazılarına göre yedi yüz deve kesildi. Hz. Abdullah'ı kurban olmaktan kurtarmak için burada Cenab-ı Hakk ilk işaretini veriyor. Bu gelecek şahıs taşıdığı sulp itibariyle çok üstün bir kimsedir. Ancak onun uğruna yedi yüz deve keserek Cenab-ı Hakk'a karşı insanlık borcunuzu, bu müjdenin borcunu ödeyin diye bu çileyi vermişti.
Hz. Berre'nin hâmile kalmasına Hz. Veheb çok mutlu oldu. Bir gün Hz. Berre böyle seviniyorsun ama ya kız doğarsa? dedi. O zamanki Arabistan âdetlerinde kızın doğması, çocuk doğmuş bile sayılmıyordu. Hz. Veheb dedi ki; Bir yastıkta bunca yıl yattık, ben kızı, oğlanı fark edecek bir bağnaz mıyım? Ben Allah'ın gönderdiği her şeyi nimet bilen bir insanım, sen üzülme... Ve o zaman ilk defa Arap yarımadasında bir hâdise oldu. Her gebe kalan kadının doğumuna yakın bir zaman da, varlıklı olan aileler bir şölen hazırlarlardı (bir düğün yemeği hazırlarlardı). Çocuk doğduğu zaman, erkek olursa şölen başlardı, kız olursa şölen iptal edilirdi. Hz. Âmine annemizin doğumu zuhur ettiği zaman, Hz. Vehep emretti, 200 koyun daha kesin diye. Allah'ın nimetinin farklı olmadığını göstermek için bu cemaate böyle yapmak lâzım, dedi.
O zaman Kureyş'in reisi Abdulmuttalip bu hâdiseyi duyduğunda, müstakbel gelinin babası için, bu ne müthiş bir adammış da ben kıymetini bilmezmişim. Bir insan bu kadar faziletli olabilir. Bir kızının doğmasını daha şâşaalı bir törenle kutlayan bu insan çok büyük fazilet sahibidir, dedi. İslâmiyetin hanımefendilere verdiği ehemmiyetin özünde Hz. Veheb'in sırrı var. Hiç kimse kendi başına, kendini soğan erkeği sanıpta, kadınlara gölge düşürmeye kalkmasın, parçalarlar. Orada büyük bir kadro duruyor, hakiki Allah kadrosu. Hz. Veheb'i, Fahr-i Kâinat Efendimiz'i ayrı tutmadığımız için saymıyoruz, nice sultanlar var ki adamı paramparça ederler. Binaenaleyh, bu saygıyı ilk defa yeryüzüne ilân eden kadın, hatta daha önemli der gibi Hz. Veheb'den gelen bir hikmettir.
Netice itibariyle, Hz. Âmine genç kızlık yaşına geldiği zaman bütün dünya insanlarından farklı süzgün, soluk yüzlü fakat o soluk yüzüne minyatür gibi bir güzellik işlenmişti. Kimse bakmaya kıyamazdı. Cenab-ı Hakk onu öyle bir koruma çemberine almıştı ki, hiç kimse konuşmaya cesaret edemezdi. Hz. Âmine'nin herkes hoşluğunu, güzelliğini görür, oldukça varlıklı bir ailenin kızı olduğunu bilir ama hiç kimse konuşmaya cesaret edemezdi.
Gönül talebi ilk önce Hz. Âmine'den geldi. İkisi de birbirlerine bakar bakmaz, kaderleri belli oldu. İlk gönül talebi gözünü kaldırıp derinlerine bakma (Hz. Abdullah'a) Hz. Âmine'den geldi. İşte onlar evlendikten sonra, o zamanki Arap âdetleri evlenen kızın evinde kalınırdı bir hafta kadar. Binaenaleyh Fahr-i Kâinat Efendimiz'in yeryüzüne maddesel teşrifi Hz. Veheb'in evinde oldu. Yani hemen hâmile kaldı ve Fahr-i Kâinat Efendimiz'in biyolojik takdiri zuhur etmiş oldu. Bu biyolojik takdirin arkasından büyük bir mutluluk zuhur etti.
Bu hâdisenin bir başka yönü, Hz. Âmine annemizin, Fahr-i Kâinat Efendimiz'e hikmetli hamileliği sırasında, biliyorsunuz ki iki, iki buçuk ay gibi kısa bir süre içersinde Cenab-ı Hakk, Hz. Abdullah'ı çekti aldı. Hz. Âmine bir büyük hüzün fırtınasıyla baş başa bırakıldı. O hüzün fırtınasının içersinde yani çok ciddî şekilde, (demin size dedim ki, karşı karşıya gelince, gönülden ilk ateş Hz. Âmine'den çıktı Hz. Abdullah'a karşı) bu sırrın ışığı altında Hz. Âmine annemiz, bir gün içersinde, hani bir tâbir vardır, bin yıl ihtiyarladı ama ertesi gün hiçbir şey kalmadı, çünkü Hz. Abdullah'ın alınmasının sebebi, o gün Efendimiz'in ruhunun Hz. Âmine'ye intikâl edeceği gündü. Hz. Âmine'ye Ruh-u Muhammedî'nin intikâli anından itibaren o maddesel biyolojik hayattan Hz. Abdullah'ın çekilmesi lâzım geliyordu ve o günün hicranı içersinde henüz daha Hz. Abdullah'ın ölümüyle Ruh-u Muhammedî'nin intikâli arasındaki bir günlük mesafede işte Hz. Âmine gerçekten mahvoldu. Tahammül edilemez bir ızdıraba düştü. Ama Ruh-u Muhammedî oraya girer girmez Hz. Âmine dünyanın en mutlu hâdisesine mazhar olduğunun hissi içersinde büyük bir neşe’ye, büyük metanete gönlündeki o maddî ızdırabı temelli silmeye memur vaziyette yeni bir hayata başlamış oldu.
Fahr-i Kâinat Efendimiz'in teşrifine kadar olan safha içersinde, Hz. Âmine çeşitli şekilde rüyalarında ikâz edilerek en sonunda da üç ay kala ismi verilerek tesellî edildi. Bir taraftan Cenab-ı Hakk'ın bu mesajları vermesi yine de içinde ufak tefek hüzünler kalırsa ve onun sıkıntılarını hissederse diye, Allah rüyalarıyla sık sık Hz. Âmine'ye lütüflarda bulunuyordu. Doğuma üç ay kala, ismi Muhammed'dir (sav). Ama bu sırrı doğana kadar kimseye söylemeyeceksin. Rüyasında görünen o zat, bu ismi kimseye söylemeyeceksin, bu bildiğin görüntü değildir. Beşerî bir hâdise değildir, bunu ancak doğduğu zaman Abdulmuttalib'e açıklayabilirsin. Çünkü ismini o koyacak, Abdulmuttalip'in huzuruna Fahr-i Kâinat Efendimiz'i getirdikleri zaman, Hz. Âmine kulağına eğildi, "Babacığım ismi Muhammed" olacak dedi. Peki, kızım sen nasıl istersen dedi ve ismi konulduktan sonra bütün Arap kavmi hayret etti. Çünkü o ana kadar böyle bir isim yok, bu ismin nasıl geldiğini, nereden geldiğini bilmeleri de mümkün değil tabiî. Abdulmuttalip bu ismi koyduktan sonra birkaç gün içersinde dedi ki, bu nereden çıktı yavrum? Hz. Âmine'de, böyle emrettiler babacığım, dedi. Peki, benimde başımın üstüne, hayırlı olsun ümmete, dedi.
Evet şimdi Efendimiz'in yeryüzüne ait teşrifini, bir çizgiyi anlattık. Şimdi asıl mânâdaki çizgiyi anlatmak istiyorum. Bütün biyolojik hâdiseler hazırlanırken en itinalı bir şekilde Fahr-i Kâinat Efendimiz'in anne karnında bir canlı varlık olarak teşekkül edebilmesi için en ince hassas bir şekilde yepyeni genetik şifrelerin, yeniden bir daha revizyonundan tekrar tekrar ilâhî laboratuarda revizyonuyla ilâhî şifreler Efendimiz'in bedenini meydana getirmek üzere her an yeniden kontrol edildi. Kim tarafından? Melekler tarafından! Çünkü, Hz. Âmine hâmile kaldığı anda, Efendimiz'in yeryüzüne teşrifine kadar geçen o kırk haftalık süre içersinde her saniye binlerce kez çok özel melekler bütün biyolojik şifreleri yeniden kontrol ediyordu. Çünki o öyle bir hâdiseydi ki, yeryüzünün şaheseri geliyor, yeryüzüne evrenlerin şaheseri geliyor. Binaenaleyh burada bütün varlıklar vazife görmeyi canına minnet sayıyordu.
Cenab-ı Hakk'ın tahtı tasarrufunda olmasına rağmen, Cenab-ı Hakk takdir etmiş Hz. Abdullah ve Hz. Âmine'nin biyolojik şifrelerinin karmasından sonra o şifrelerin otomatikman Efendimiz'in bedenini meydana getireceği yüzde yüz kat'i olmasına rağmen yeniden meleklerin kontrolü niye acaba dersiniz? Demin söylediğim gibi, Efendimiz'in yeryüzüne teşrif edeceği duyulduktan sonra bütün varlıklar nasıl bir anne olmak için sıraya girmişse büyük ruhlar, melekler de hizmet için çırpınıyorlardı. Allah sırf o melekleri mutlu etmek için Efendimiz'e hizmet zevkini vermek için, hadi gidin genetik şifrelerini kontrol edin diyordu. Buna izin veriyordu.
Aslında ilâhî tasarruf altında artık, o şifrelerin, o genetik yapının üzerinde gölge dolaşması mümkün değil. Bunların niye anlatıyorum biliyor musunuz? Efendimiz'in bedensel hayatındaki bu anne karnındaki hâdiselerde bu kadar çok titizlik gösteren Allah, bu kadar çok melekleri vazifelendiren Allah, bize lütfedip yeryüzüne teşrif ettikten sonra Efendimiz'in her adımını, her sözünü, her gülümsemesini, her elini kaldırışını büyük bir titizlikle bir yandan ilâhî arşive kaldırırken, her anın videosunu alıp ilâhî arşive canlı olarak koyuyordu.
Efendimiz'in yeryüzüne teşrif edeceği zaman ise; bütün kâinat âdeta tam sıfıra indi. Tam bir sessizlik derler ya, hiç çıt çıkmıyordu. Çünkü Fahr-i Kâinat Efendimiz yeryüzüne teşrif edecek bu teşrifte kimler vazife alacak bu teşrifin sırrı ne olacak? Bu teşrifle beraber evrenlerdeki manyetik dengeler, moleküller arasındaki cazibeler nasıl bir değişikliğe uğrayacaktı? Herkes susmuş o anı bekliyordu? O an bildiğiniz saniye değildir, o an Cenab-ı Hakk'ın içinde bir zamanın trilyonda, milyonda biri kadar kısa bir andı. İşte Efendimiz'in geleceği o an, o zaman, ne kadar melek varsa, ne kadar güç varsa Cenab-ı Hakk’ı sırrı içersinde büyük bir olayın senaryosunu yansıtmakla mükelleftiler. Neydi o Efendimiz'in yeryüzüne teşrif ettiği anki görüntüsü, ne olacaktı? Çünkü Allah bu takdiri vermiş, bir yavru olarak meydana geliyor. O anda ne olacak? Ruhunun varlığı bütün evrenlere yansıyacak mı, yoksa diğer bebekler gibi o ruhun varlığı zaman içersinde mi gelişecek? Büyük bir bilinmezlik içersinde Hz. Âmine'nin etrafını aldılar.
Biliyorsunuz, Hz. Süleyman Çelebi (benim en çok sevdiğim insanlardan bir tanesidir.) o anı yaşamış ki, o meleklerin Hz. Âmine'nin etrafında dolaşışını o kadar iyi anlatmış. Çünkü, insanlara bir şey anlatmak çok zor. O anı böyle yaşamış ki, Hz. Âmine'nin de hiçbir şekilde bir sıkıntıya düşmemesini, çünkü âlemlerin Fahr-i Ebedîsi'ni dünyaya getirecek bir anne herhangi bir zahmete gelmemesini çok güzel anlatmıştır Süleyman Çelebi. Biliyorsunuz kendi tabiriyle:"Bir akkuş geldi sırtımı sıvadı" derken bu ilâhî kudretin bütün sıkıntıları aldığını, doğuma ait bütün biyolojik olayların hepsini taht-ı tasarrufuna aldığını ifade etmek istemiştir.
Hz. Âmine'yi bayılttılar. Hz. Âmine bu hâdiseleri görmek istiyordu ama yalnız "Lâ İlâhe İllallah" sesini duyabildi. Ondan sonra bayılttılar. Niye? Çünkü o anı seyretmek mümkün değildi. Bütün galaksiler heyecanla bekliyor. Bizim manevi ceryanımız, bizim dönüşlerdeki gücümüz düşecek mi, kalacak mı? Biliyorlardı ki, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in Nur-u Muhammedîsi teşrif ettiği zaman bütün evrenin câzibe sisteminde mutlaka bir değişim olacaktır. Cenabı Hakk, Ey Cebrail bütün âlemler merak içersinde, sevgili habibimi hem onlarla tanıştır, hem mânevi ceryanlarını vereceklerini, benim habibim mânevi ceryanlarını yeryüzündeki Nur-u Muhammedi'nin aşk ceryanı hep devam edecektir şeklinde müjdeletti ve onun için de biliyorsunuz bütün âlemleri gezdi, bir an zamanı Cenab-ı Hakk tasarrufuna almış, zaman ötesinde bütün evrenleri Efendimiz'e gezdirdi, Efendimizle teşerrüf ettirdi.
Hz. Süleyman Çelebi, bunları seyretmiş, öyle müthiş bir adam ki... O kadar güzel anlatıyor ki... Anlıyorsunuz ki yanında seyretmiş bunları ne diyor? "Çağruşu ben merhaba" Kim onlar? üç kişi, beş kişi değil, bütün evrendeki galaksiler, bütün melekler, bütün atomlar, ağaçlar hepsi birden Rasûlüllah’a "Merhaba" dediler. Çünkü, Fahr-i Kâinat Efendimiz'i yeryüzüne teşrif etmeden evvel bir duygu olarak tanıyorlardı, bir ceryan olarak tanıyorlardı. Bir aşk olarak tanıyorlardı ama görmüyorlardı. Yeryüzüne teşrif ettikleri zaman Fahr-i Kâinat Efendimiz görüntüye geçmiş oldu.
Hicret sırasında, Hz. Ebu Bekir'le Fahr-i Kâinat Efendimiz biliyorsunuz mağaradaydılar. O mağarada Hz. Ebu Bekir büyük bir heyecan içersindeydi, çünkü dışarıda kâfirlerin: "Buralardadır, dönmeyelim, bulalım, başlarını vuralım" sedalarını duyuyordu. O kendisi adına endişeli değildi. Zaten Rasûlüllah’ın uğruna başını koymuştu. Efendimiz adına çok korkuyordu ve üzülüyordu, onun üzerine Efendimiz onun bu üzüntü ceryanını alabilmek için "Ya Ebu Bekir! Üzülme! Allah bizimle beraberdir," dedi. (Tevbe/40) Bu bir anda onun korkusunu sıfıra indirdi.
Rasûlüllah Efendimiz istirahat etmek istedi. Efendimiz başını Hz. Ebubekir'in dizine koydu. Hz. Ebubekir, Efendimiz mağaraya girmeden temizlemek ve peygamber (sav) zarar verecek bir şey çıkıp da eziyet etmesin diye önceden mağaraya girerek mağaradaki delikleri eteğini kese kese koparta koparta tıkamıştı.
Oradaki böcekler de bizim bildiğimiz böcekler gibi değil, her biri kocaman kocaman akrepler, oraları tıkadı, fakat tam ayağını koyduğu yere baktı ki bir büyük delik var, bir yılan deliği, ayağını kaldırsa, oraya bir şey tıkamak için, Efendimiz uyanacak, rahatsız olacak, tevekkel Allah dedi ayağını deliğe tıkadı. Efendimiz gözünü yumduktan 20–25 dakika sonra bir mahlûk geldi ayağına vurdu, hemen tanıdı, yılan geldi, bir defa vurdu, iki defa vurdu, Hz. Ebu Bekir ayağını çekmiyor tabii Efendimiz'e bir tehlike gelir diye. Nihayet yılan, sol ayağının başparmağını soktu. (Biliyorsunuz Hz. Ebu Bekir soyundan gelenin sol ayağının başparmağında oyuk vardır ve bu onlar için tarifi imkânsız bir şereftir. Hz. Mevlâna'nın babası da gösterirmiş parmağını, bak oğlum biz Hz. Ebu Bekir soyundan gelmeyiz diye) Hz. Ebu Bekir can acısıyla yılanın zehirinin acısıyla gözünden yaşlar akınca, Efendimiz uyandılar. Efendimiz gayet mütebessim kendisini tanıttı Hz. Ebu Bekir’e. O ana kadar Efendimizi peygamber olarak tanımış ve ona büyük hizmetler etmiş, şimdi de göz perdesini açacak Efendimiz, bu bir mağara şenliğidir. Çünkü yılan dile geldi: "Ya Ebu Bekir! Beş yüz senedir Fahr-i Kâinatı bekliyorum ne hakkın var ayağını tıkadın beni yuvamdan çıkarmıyorsun" dedi.
İşte, Efendimiz'in yeryüzüne teşrifi sırasında ilk anda zuhur eden hadiselerden en önemlisi evrenin zaman katlarına yansıyan hikmetidir. Zaman katlarına, Efendimiz yeryüzüne teşrif ettiği an evrenlerle tanıştırılırken bütün zaman katındaki müminlerle tanıştırılmıştır. O anda zaman katında da değil, bütün evren yörüngesinde gösterilen Efendimiz "Yarabbi ümmetim nerde" buyurdu. Ne diyor Süleyman Çelebi, o doğduğu zaman ümmetim dedi, sen kocadın hâlâ terk edersin sünnetini diyor ya Süleyman Çelebi, ümmetini sordu oradaki ashabını sormadı ya; İnşallah bizde ümmetindeniz, hepimizi mutlâka nazarına uğrattı. Meleklere dedi ki evrenleri gezdik, güzellikleri gördük benim cazibemin onlarda nasıl seyrettiğini gördüm ama ben şimdi ümmetimi gezeceğim. O anda melekler zaman düzlemini aldılar, böyle bir şerit gibi kaldırdılar, kıyamete kadar olan ümmetini tanıdı Efendimiz, inşallah utandırmayız Efendimiz'i. İnşallah Efendimiz'i gücendirmeyiz. İnşallah Efendimiz'i üzecek bir hainlik yapmayız.
Çünkü o doğduğu an bizleri görmenin zevkini yaşatan bir yücedir ve inşallah onun yüceliğini fark edemiyenin, bu milletin üzerine kurdukları tuzak başlarına geçer. Doğduğu an sahip çıktığı ümmeti kimse alamaz Hz. Muhammed'in elinden Allah'ın izniyle. Ne Bosna'daki Müslümanları Avrupa ezebilir, ne Kafkasya'daki Müslümanları Rus ezebilir, ne bu memleketteki hainler, bu memleketin müminlerini ezebilir. Efendimiz herkesi tanıdı, herkese ceryan verdi, Allah bu ceryanla bizi inşallah yaşatsın ve bu ceryanla bu milleti bâki kılsın kıyamete dek. Hz. Akşemseddin durup dururken söylemedi: "Yap buraya bir hisar ama Muhammed yazsın kıyamete kadar" bu Rumeli Hisarının Muhammed yazısı kaldıkça Efendimiz'in sevdası kalacaktır. Fahr-i Kâinat Efendimiz'in işte o ümmeti diye kurduğu ceryan sayesinde Müslümanız.
Aslında bir kendi kendinizi düşünün, kolay mı on dört asır evvel gelmiş, Efendimiz'i bunca hainlere, bunca tarihi karıştıranlara, bunca yalan yanlış telkinlere rağmen hiç eksiksiz Kur'an nizamı içersinde tanıyabilmek, ona imân edebilmek, ona ümmet olabilmek kolay mı? Eğer o doğduğu anın sırrı, 12 Rebiulevvelin sırrı, benim ümmetim nerede demeseydi zor tanırdık. Bizde karikatür gibi dolaşan diğer insanlardan olurduk. Ben Fahr-i Kâinat Efendimiz'i tanımayanları karikatür kabul ediyorum, resim değil. Onlar karikatür, eğri, büğrü çizgiler, onlardan biri olurduk. Allah'a bin şükür ki Efendimiz'in ümmetim diye niyaz ettiği anın lütfuna uğradık, çünkü Allah o anda Efendimiz'in parmağını kaldırıp "Lâ ilâhe illallah" dediği anda o kadar haz aldı ki bütün evrenlere zaten sonsuz nimetini veriyordu. Bir kerre daha sonsuzlaştırdığı nimeti içersinde, ikinci cümlesini ümmetim dediği cümlesini Cenab-ı Hakk hiç reddetmeden ve hiçbirimizden ümidini kesmeden inşallah Efendimiz'e Allah teslim edecek ümmetini. Efendimiz de bu ümmeti Allah'a teslim edecek inşallah karşılıklı, inşallah onların elinde bu ümmet, ilâhi zevki seyredecek.
Efendimiz bir tek daha fazla müminin, Allah huzuruna gitmesi için ne biçim çaba gösterdiğini, yirmi iki yıllık hayatında gösterdi. Böyle tirit olmuş, kabiliyeti dahi kalmamış insanı bile kurtarmak için nasıl çaba sarfettiğini hepimiz seyrettik. Tekrar tekrar anlattığım ve bin defa yazılsa yetmeyen Taif olayını yine anlatayım. Taif’de taşlanırken Hz. Zeyd yüz iki yara almışken kendisinin ayakları taşlarla kanamış, susuz kalmış, bir bağın kenarına sığınmışken, bir bağcının getirdiği üzümü dahi bağ sahibinin haberi yoksa ben yemem diyen Rasûlüllah'ın ahlâk-ı Muhammedî'siyle o gönül hazzıyla hizmette ben Allah'a hizmet ediyorum zevki içersinde yaşadığı sırada elini kaldırdı, o anı Hz. Zeyd anlatıyor bize. Zeyd o anda şimdi yerle bir olacak Taifliler derken ama Efendimiz öyle demedi, "Yarabbi, aman sen bilirsin, sakın felâket verme, bilmiyor onlar cahil, ben razıyım, ben müteessir değilim, sen çarelerin denizisin. Çareleri sen halk ediyorsun, başka bir çare bul. Biz burada mahçup olduk, perişan olduk ama sen çare bul" Zeyd dayanamadı, bu kadar da olmaz gibisine. Öyle mi Zeyd dedi, gel bakalım dedi, açıverdi perdeyi tam o sırada bunlara üzüm ikrâm eden bağ bekçisi mal sahibinin yanına koştu, "Efendim sizin burada taşladığınız iki zat var aşağıda, kan revan içersindeler, ben onlara bir tepsi üzüm götürdüm, mal sahibinin haberi yok diye yemediler. Ne olur izin verin." Adamlar şaşırdı, ciddi mi söylüyorsun, o kan revan içersindeki adamlar o üzümleri yemedi mi? Mal sahibinin rızası yok diye yemediler. Kardeşim neydi bunun ismi Muhammed (sav), ben onun dinine giriyorum, dedi. İşte o zaman Fahr-i Kâinat Efendimiz niye dua ettiğimi anladın mı? Bu iki kişiyi kurtardık bak, eğer Allah felâket verseydi Taife bu iki kişi kâfir olarak gideceklerdi. Bu iki kişiyi kurtardım ya helâl olsun çektiğim çileler, dedi Zeyd'e.
İnsanların birini daha kurtarmak ve birine daha Allah aynasını yansıtabilmek için, Allah'ın güzelliğini bir insana daha gösterebilmek için büyük bir aşkın, büyük bir sevdanın sahibi olan Fahr-i Kâinat Efendimiz'in, Allah yolundan bizi ayırmasın.
Şimdi Fahr-i Kâinat Efendimiz'in bütün bu güzelliklerin temsil ettiği sırrı dinleyip, gönüllerimize sindirdikten sonra, ben sizden bir ricada bulunmuştum. Hz. Vehep, Hz. Berre ve Hz. Âmine'nin ruhuna okuyacaksınız dedim. Bu doğum münasebeti ile eğer imkânı olan varsa devamlı okur. Şimdi bir ikinci ricada bulunuyorum. Efendimiz'in biz ümmetiyiz diyebilmemiz için, Efendimiz'in en çok sevdiği şey namaz ve infâktır. Efendimiz'in aslında iki büyük hususiyeti vardır ki, o hususiyetlerin insanlar tarafından yapılması çok güçtür. Güzel bir şey gördüğü zaman, o güzel şeyi birisine temenni edecek, Yarabbi bu güzel şeyi bir mümin kardeşime ver diye, tamamen peygamberliğinin, yüceliğinin sergisinden dolayısıdır ve birisine bir güzellik, bir maddî nimet geldiği zaman Efendimiz'deki huzuru tasavvur edemezsiniz. Şimdiki insanlara dikkat edin, insanlar birisine bir güzellik geldiği zaman pislik böceği gibi çatlıyor, onda varda bende yok diye. İşte Fahr-i Kâinat Efendimiz'in özelliği, birisine bir güzellik geldiği zaman onu kendine gelmişten daha çok zevkle seyrederdi. Efendimiz'in bu hususiyetlerinin içersinde çok önemli hususiyetlerden birisi infak ve namaz.
Ben kırk beş sene evvel İstanbul'a geldiğimde camilerde namaz kılan adamları tek tük görürdüm. Şimdi maşallah sokaklara taşıyor, daha da taşacak, bakıp bakıp çatlayacaklar İslâm düşmanları. O inançsızlar, sizlerin ibadetlerinize düşkünlüğünüz, sizlerin dine saygı, Kur'an'a saygı göstermenizle çatlar, ama bugün size söyleyeceğim en önemli şey infak gerçeğini gözden kaçırmayın. Hele hele bu gün Efendimiz'in doğum günü dolayısıyla ne yapayım derseniz, zaten her zaman salâvat-ı şerife çekiyorsunuz. Hamdolsun memleketimiz pek güzel oldu, her yerde mevlitler, dualar, her şeyler var ama biz bir şey yapalım dediğimiz zaman herkes imkânı nisbetinde mutlâka bir infak yapsın. Mutlaka infak yapan, kendisinden bir şey veren, hiç parası olmayanın yalnız bir adamı ziyaret etmesi, onu teselli etmesi dâhil olmak üzere, imkânları oranında hiç değilse neşeli bir lokmaya kavuşmasını, simitle peynir yiyorsa bir akşam yemeği yemesini temin ettiğimiz takdirde Efendimiz'in yeryüzüne teşrifine karşılık çok küçük bir sevap yapmış oluruz.
Çeşitli arkadaşlarım sordular, bugün özel bir şey var mı? diye, özel bir şey var ama inşallah hepiniz yaparsınız. Bu gün bütün namazlarınızdan sonra iki rekât şükür namazı kılacaksınız, bu namazı kılarken yapacağınız niyette şöyle olacak: "Yarabbi Fahr-i Kâinat Efendimizi, âlemlere rahmet olarak verdin, yeryüzüne teşrif ettirdin, lütfettin, onun için iki rekât şükür namazı kılıyorum" diye şükür namazı kılacaksınız ve o iki rekâtın birinci rekâtında zammı sure olarak mutlaka "Vema erselnâke illâ rahmeten lil âlemin'i" okuyun, ikinci rekatında de "İnnallahe ve melâiketehu yusellune alen nebiyyi ya eyyühellezine âmenu sallû aleyhii ve sellimû, teslimâ" diye iki rekâtınızı da tamamlayın, bu iki âyeti bilmiyorsanız Kevser suresini okuyun. Allah'ın Kur'an'da Efendimiz'in tanımıdır biliyorsunuz kevser çokluk âlemi demektir, bir anlamı Hz. Fatıma olmakla beraber, genel olarak kevserin kelime manasına yansıyan sırrı çokluk âlemi demektir. Âlemler ikiye ayrılır, teklik âlemi, çokluk âlemi. Teklik âlemi Allah tır. Çokluk âleminin tümünü sana verdim diyor Efendimiz'e. Bu da “Levlâke levlâk, lemma halâktül eflâk" sırrının bir başka tecellisidir, çokluk âlemini sana verdim. "İnnâ a'taynâ kel kevser" Sana bütün çokluk âlemini verdim diyor. Kevserin çeşitli anlamları var, biri de cennetteki nehirdir, cennette bir makamdır ama onun için uzun âyetleri okuyamayan arkadaşlarınız okusun. Mutlaka Efendimiz'in yeryüzüne teşrifi için şükür namazımızı kılalım.
Allah hepinizden razı olsun, Allah, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in sırrını bu ülkeden eksik etmesin inşallah. Çeçen ve Boşnak kardeşlerimizi de kurtarmak üzere tamamına erdirsin, İslâmiyeti. Ölen şehitleri gördüğünüz zaman üzülmeyin, cennetteki makamlarını görünce keşke onların yerinde olsaydık bizde Bosna'da olsaydık diyeceksiniz.
Televizyonda görüyorsunuz aç, susuz, yorgun ve sıkıntılı günlerinde adamlar namaz kılıyordu. Allah inşallah onların içinde iki kişi kılsa, bu işi tamam diye bitirir, bu pastayı götürür. Yarabbi sen bilirsin mahçup etme bizleri. Âmin.
Rıza-i lillâh için Fatiha.